Ucuzlayan, pespaye hayatlara inat, kalplerde yaşamak…

Bir geceyarısı dışarıda telaşlı koşuşturmacalar olduğunu fark etti “Saksı Çiçeği”. Bütün hücrelerin mazgalları tek tek kapatılıyordu. Her zaman yaptığı gibi hemencecik kapının altına su döküp suyun üzerine yansıyan görüntüleri izlenmeye başladı. Hücrelerin içi karanlık, koridor aydınlık olduğu için görüntüler ayna gibi suyun üzerine yansıyordu. İki kişi Hasan Hakkı’nın koluna girmiş, sürükleyerek götürüyorlardı. Bir daha da geri gelmeyecekti Hasan Hakkı

“Son gördüğümüz yaştadır
yitik sevdiklerimiz”
Şennur Sezer

1984 Eylül’ünün ortalarıydı: İki gün sonra İstanbul’da görüşecektim onunla. Telefonda iyice belletmişti bana nerede ve ne zaman buluşacağımızı.

Çiçeği burnunda bir avukattım o zamanlar. 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e darbe günlerini yaşamış duayen bir avukatın yanında yapmıştım stajımı.  En büyük sınavımdı 12 Eylül Darbesi’nin biz avukatlara yüklediği siyasi davalarda “idamlık” olarak adlandırılan dava dosyaları; o duruşmadan bu duruşmaya kosturup duruyordum Ege Sıkıyonetim Ve Askeri Mahkemesi koridorlarında.

Patlayan barut gibiydi İzmir de 12 Eylül öncesinde, diğer büyük şehirler gibi: Bir tarafta Tariş, Gültepe, Aliağa işçi direnişleri, diğer tarafta hak arama mücadelesini kırmak için karanlık güçlerin örgütlediği saldırgan “Ülkücü” Gençler…

Ege Bölgesi’nde yürütülen hak arama mücadelesini örgütleyenlerin başında geliyordu Armenak Bakırcıyan (Orhan Bakır) o zamanlar. Bir eylem sırasında yakalandığında idam cezası almasına neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu. Bu nedenle arkadaşları cezaevinden kaçırmaya karar vermişti. Kaçırmasına kaçırmışlardı Armenak’ı ama yakayı ele verip çıkarıldıkları mahkemenin karar duruşmasında okunuvermişti işte yüzlerine karşı: Sedat Yılmazsoy, Feridun Berkin ve Muzaffer Öztürk’ün idam cezasıyla cezalandırılmalarına… kararı…

Karanlığın Gözleri’nin her geçen gün büyüdügü günlerdi. Ankara’da Necdet Adalı ile başlamıştı idam furyası, ardından Erdal Eren. Hiç utanmadan “Ne olacak yani, asmayıp da besleyecek miyiz” deyivermişti eli kanlı Kenan Evren.

Ardından İzmir Buca Cezaevi’nden geldi sehpaya vurdukları tekmenin sesi Seyit Konuk, Necati Vardar ve İbrahim Ethem Coşkun’un. Sırada İlyas, Hıdır ve diğerleri…

İçlerinde benim de bu üç müvekkilimin olduğu bir kısım idamlıklar işte bu ortamda gönderildiler Burdur Cezaevi’ne. Artık buranın İdam İnfaz Merkezi olarak seçildiği belli olmuştu. Sırası gelen burada vuracaktı sehpaya tekmeyi. Karar tarih sırası düşünülürse eğer, ilk sırada da benim müvekkiller.

“Bunun ne işi var burada?”

Bütün avukatlar canhıraş bir şekilde çalışıyor, infazların durdurulması için her türlü hukuki yola başvuruyorduk. Bir toplu iğne başı kadar yardımın bile büyük umut olduğu günlerdi. Devrimci demokrat kamuoyunu harekete geçirebileceğini düşündüğümüz kim varsa görüşüyorduk.

İşte geceyarısı bu üç idamlık müvekkilimle görüşmek için İzmir’den Burdur’a gitmek üzere yola çıkacak, sonra da İstanbul’a geçip Hasan Hakkı’yla buluşacaktım.

Otobüsün hareketine daha çok vardı. Hala açık olan İzmir Fuarı’nda son bir kez dolaşmaya çıktım kapanmadan.

Hızla geçiyorum lunaparktan. Çocukluğumda nasıl da beklerdim bu sıra sıra oyuncakların başında.

İşte fuarın hediyelik eşya bölümündeyim; ışıl ışıl. İmkânım olsa hepsinden birer tane alacağım; öylesine albenili, öylesine güzeller ki. Anahtarlıkların önünde duruyorum. Küçücük bir tavşana uzanıyor elim.

Beyaz porselenden mavi işlemeli, o kadar sevimli ki.

“Hediye paketi lütfen” diyorum hiç düşünmeden.

Sabahın altısında Burdur’dayım, cezaevine gitmek için saat dokuza kadar vaktim var. Kör karanlıkta tanımadığım bir şehirdem otobüs garajından ayrılmaya cesaret edemediğimden, kahveye girip bir kenara oturdum. Etrafta birkaç erkek, “bunun ne işi var burada” der gibi merakla bakıyorlar bana. Hiç aldırmadan sesleniyorum garsona, ikiletmeden geliyor çayım.  Yüksek sesle cezaevinin yerini soruyorum. Tarif ediyor, biraz uzakmış ama yürüyerek de gidilebilirmiş. “Geçmiş olsun! Bir yakınınız mı var orada?” diye soruyorlar. “Evet” diyorum herkesin duyabileceği bir sesle, “avukatım ben, idamlık müvekkillerimi görmeye geldim, hepsini buraya topladılar da” diye ekliyorum. Meraklı kafalar önlerine dönüyor birer birer. Kendi kendime gülüyorum. Çantamdan kitabımı çıkartıp, keyifle sigaramı yakıyorum.

Yarınımızı kurtarmak için bizlerin

Tam cezaevi kapısında fark ediyorum müvekkillerimin vekaletlerinin eksik olduğunu. Bütün çantayı döküp bakıyorum, yok. Bir tek Sedat’ın vekaletini almışım yanıma. “Hay Allah!” diyorum, kendi kendime. Tek kişilik görüşle yetineceğim.

Görüş yapabilmek için, vekaleti göstermemiz gerekiyordu o dönemde. Çok hayıflandım, ama yapacak bir şey de yoktu; vekalet yoksa, görüş de yoktu. Ne yaparsın kendi salaklığım!

Tam Sedat’la görüşü bitirip, çıkmak için çantamı hazırlıyordum ki gardiyan, “Abla, sıra Feridun’da mı?” diye sormasın mı? “Kör istemiş bir göz Allah vermiş iki göz” misali ağzım kulaklarımda; evet evet sıra onda, dedim hızlıca.

Her gelişimde, ayrı ayrı da olsa üçü ile görüştüğüm için, gardiyan görüş kağıdına bakmadan Sedat’ı hücresine kapatıp, Feridun’u getirmeye gitmişti bile.

İçim içime sığmıyordu sevinçten.

Elinde kibritten yapılmış bir çerçeveyle girdi Feridun görüş salonuna her zamanki telaşlı haliyle. “Çok zahmet veriyoruz size avukat hanım. Bu da bizden size çam sakızı, çoban armağanı küçük bir hediye işte” diye atıverdi sırt çantamın içine.

Dışarıda onlar için yürüttüğümüz insanlık mücadelesini anlatırken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmamıştım bile. Yurt dışında “İdamlara son!” kampanyası yürütülüyordu, koca koca pankartlarda isimleri ve resimleri vardı. Çavuş’un bana anlattıklarını süsleyerek uzun uzun anlatıyordum ona. Binlerce yürek, yaşamları bir darağacında son bulacak bu gençler için çarpıyordu. Yalnız olmadıklarını bilsinler istiyordum. Umutları çoğaltmaktı görevim. Bir defasında bir şiir bile iletmiştim kendilerine “Sevgili yoldaşlar, sizler yarınımızı kurtarmak için bizlerin, darağacında can vereceksiniz bir şafak vakti belki” diye başlayan Hasan Hakkı imzalı uzunca bir şiir.

Vekaletsiz kucaklaşma

Her görüşten sonra alışkanlık haline getirmiştim sımsıkı sarılmayı idamlık müvekkillerime. İnfazın ne zaman olacağı belli değil, belki fırsat bulamayız bir sonraki görüşte vedalaşmak için…

Tam kollarımı açıp sarılmıştım ki şak diye açılan kapının sesiyle irkildim. Bir de dönüp baktım ki cezaevi müdürü, kocaman açılmış gözleriyle donup kalmıştı kapıda. Hem vekaletim olmadan görüşmüşüm müvekkilimle hem de sarmaş dolaş olmuşum görüş salonunun tam orta yerinde, üstelik de gardiyanların gözü önünde. Aslında gardiyanlar alışkındı benim sarılmalarıma da müdür işte ilk defa görüyordu anlaşılan müvekkiline sarılmış bir avukatı. İki erkek ya da iki kadın olsaydık neyse de Feridun’la ben, genç bir erkekle genç bir kadın olacak iş miydi canım? Nerede görülmüş böylesi? İdamlık biriyle üstelik de… “Tövbe tövbe” der gibi bakıyordu bana.

Ben de ona hayretle bakıyordum. Bu da nereden çıktı şimdi? Görülmüş şey miydi bir cezaevi müdürünün avukat görüş salonuna girmesi?

Bir kişiyle görüşmemin bu kadar uzun sürmesinden şüphelenmiş meğerse o da. Başıma bir iş mi gelmiş diye bakmaya gelmiş. Bu kadar olur böylesine münasebetsiz bir zamanlama.

Kibar insandı yine de, bozuntuya vermedi. “Vekaletsiz görüşmenin kurallarımıza aykırı olduğunu bilmeniz gerek” gibisinden bir şeyler geveledi ağzında.

“Yanımda yok ama biliyorsunuz dosyada var… İdamlık bunlar… Yargılamanın yenilenmesi talebim var, falan filan…” Kem kümlerle geçiştirdim ben de.

Çantayı toplayıp nasıl çıktığımı bilmiyorum.

Tavşan ve Çavuş

İstanbul’a giden ilk otobüse biletimi aldım; her zamanki gibi otobüsün ortasındaki sağ koltuk, cam kenarı.

İçin için gülüyorum akıp giden manzaraya dalarak.

Ne de çok hikâye birikmişti Çavuş’a anlatacak.

Hele de bu “illegal” görüşmeye bayılacaktı. “Ne olur bir kere daha anlat” diye yalvaracaktı, “yüzü nasıl oldu sizi öyle görünce?”, zevkten dört köşe bir şekilde defalarca gülecekti. Öylesine imreniyordu benim onun yoldaşlarıyla böyle teklifsiz görüşmelerime. Ballandıra ballandıra anlatıyordum ben de.

Ama önce İzmir Fuarı’ndan aldığım hediyesini verecektim ona. Elimi cebime atıp yavaşça okşuyorum paketin içine hapsettiğim tavşanı.

Fakültede iken Kürt bir arkadaşım takmıştı “Tavşan” ismini bana. Bana ismimle hitap etmez, “Tavşan”, diye çağırırdı beni. Çok hoşuna gitmişti duyunca, “Sahi ya avukat, bu dişlek dişlerinle öyle benziyorsun ki tavşana” derdi. O günden sonra, yalnız olduğumuz zamanlarda hep “Tevşan” demeye başlamıştı bana.

Ne iyi ettim de aldım bu anahtarlığı. Çok sevecekti bunu Çavuş çok.

Çavuş, aile arasındaki adıydı. Kimse adını söylemez hep “Çavuş” derlerdi ona. Yanlış hatırlamıyorsam abisi koymuştu bu adı da. Çavuş, eratın bir üstü işte, durmadan çalışır, bütün işleri yapar, ama rütbesi yoktur, terfi de edemez bir türlü, “Ne uzar ne kısalır” anlamında. Öyle uyuyordu ki bu isim ona, duyar duymaz ben de “Çavuş” diye çağırmaya başlamıştım onu. Çavuş aşağı, çavuş yukarı. Bazan hızlı hızlı konuşurken harfleri yutar, “çavş” diye çıkardı sözcük ağzımdan, ya da öyle anlardı o, “gözünü seveyim” derdi gülerek, “kurbanın olayım böyle seslenme bana bizimkilerin yanında, ‘cahş’ dediğini sanır yanlış anlarlar sonra.” Bilirdim Kürtçede hain demek olduğunu “cahş” sözcüğünün. Gülerdik, bu sohbetlerimize…

Muhakkak bir sürpriz hazırlamıştır bana

Arandığını bilirdim de derecesini, faaliyetlerini bilmezdim. Sonradan, onu kaybettiğimizde öğrenmiştim, evinde yapılan aramada yazılı belgelerin dışında hiçbir eyleminin olmadığını… Ya da polise ifade vermediği için katledildiğinden, hakkında hiçbir şey ortaya çıkmamıştı…

Aranmayan mı vardı bu 12 Eylül günlerinde.

Bir gün karakolun önünden geçerken söylemişti cebinde taşıdığı kimlikte adının “Nevzat” olduğunu. “Aman rüsva etme beni, sorarlarsa Nevzat’tır bu de”, derdi bana.

Öyle esprili anlatırdı ki her şeyi.

Son durakta iniyorum bindiğim dolmuştan. Çevreme bakınıyorum uykulu gözlerle, beni bekleyen kimse yok! Halbuki ne hayaller kurmuştum otobüste. “Evde buluşalım” demişti, demesine de muhakkak bir sürpriz hazırlamıştır bana, belki de son durakta bekliyordur beni.  Dolmuştan iner inmez sessizce yaklaşır, alır sırtımdaki yükü. Biliyor böyle yüklü geleceğimi her zamanki gibi. Hayret! Gerçekten de yoktu, gelmemişti…

Hızla apartmanın dördüncü katına çıktım, nefes nefese… Elim cebimde sıkıca tutuyorum hediyesini. Kapıyı açar açmaz vereceğim ona. Kim bilir şimdi kahvaltı hazırlıyor belki de bana!

Zile basıyorum heyecanla… Ses yok! Bir daha basıyorum, daha uzun. Ağlamaklı, acılı bir kadın sesi geliyor içeriden: “Kim o?”

“Bu kadar oyun da fazla ama” diyorum kendi kendime, “dalga mı geçiyorlar benimle?” Bütün gece yolda uyumamışım, yorgunluktan bitiyorum, dört kat tırmanmışım merdivenleri, soluk soluğayım, şu halime bak ya!

Bir daha basıyorum sinirle, yine aynı ses, korkuyla hem de “Kimsiniz siz, ses versenize?”

Bu kadarı da gerçekten fazla oldu… “Benim ya abla” diyorum, biraz sinirli; “bırakın bu oyunu, yorgunluktan ölüyorum” diyorum.

Bir solukta açılıyor kapı, kocaman gözleriyle ev sahibi; inanmıyor beni gördüğüne. “Ne işin var senin burada?” diyor kısık bir sesle.

“Bırak ya” diyorum, “oyunun zamanı değil.” “Çavuş gelmedi mi daha?” diye sorarak, içeriye girmeye çalışıyorum.

Yoksa kahvaltı mı hazırlıyor bana, öylesine açım ki…

Ağlamaklı bakıyor bana, “Yok gülüm yok, Çavuş yok artık burada, enişteyi de götürdüler az önce.”

“Saçmalama ya”, diyorum, “daha birkaç gün önce konuştum onunla, burada buluşacaktık, işte geldim, yorgunum. Enişte nerede, işe mi gitti?”

Ağlamaya başlıyor; “geç bak istersen odaya” diyor, “bak daktilo var mı yerinde, ne varsa götürdüler, bir saat bile olmadı polislerin evden çıkması, enişteyi de altılar gözaltına.”

Ev bomboş gerçekten de. Ürperiyorum tepeden tırnağa. Ağzım dilim kuruyor.

“Partim TKP/ML adına geldim”

Hızla çıkıyorum kapıdan, ellerim, ayaklarım tir tir titriyor.

Nerelere giderim ki ben böyle? Ne yaparım bu durumda?

Bildiğim tek isim geliyor aklıma, en yakın arkadaşı Hasan. Belki o bilir ne olduğunu…

“Yok” diyor, o da. “Hiçbir şey bilmiyorum, biraz bekle, bir yerden çıkar elbette. Ardından alıyorum pes peşe yakalanma haberlerini.”

Bir bir basılmakta İstanbul’daki evler. Kalmak ne mümkün bu durumda.

Ankara’ya gideyim bari. Orada beklerim sonucu. İlk otobüse atlıyorum.

Tarifsiz acılar içinde geçmişe dalıyor gözlerim.

Çok değil, üç yıl öncesine; Eylül 1981’e.

Vıcık vıcık bir eylül sıcağı İzmir’de. Duştan yeni çıkmışım, üstümde hafif bir elbise, salona giriyorum. Kardeşim oturuyor bir arkadaşıyla. Oturduğu koltuktan kalkıp bana doğru birkaç adım atıyor, orta boylu, gözlüklü, tıknaz, gençten biri: “Merhaba” diyor gülümseyerek. “Hiç çıplak ayaklı ve ıslak saçlı avukat görmemiştim, sayenizde görmüş oldum, çok da memnun oldum, ben Hakkı” diyerek uzatıyor elini ilk karşılaşmamızda.

Sinirlenmekle gıcık olmak arasında gidip geliyor ama bir şey demiyorum, bir kenara çöküp sohbete katılıyorum.

Duruşmaları soruyor bana, dosyaların durumunu, yarım yamalak cevaplar veriyorum.

O da anlıyor iletişimin kurulamadığını, kalkıp gidiyor erkenden.

Büroya geliyor birkaç hafta sonra.

“TİKKO’cuyum ben” diyor, “içerideki yoldaşlarımın durumunu öğrenmek istiyorum. Partim TKP/ML adına geldim, nedir bu davaların eksiği fazlası bilmek isterim.”

Orhan Bakır’dan, Feridun’dan, Sedat’tan, Levent’ten bahsediyor. Şaşırıyorum.

İlk defa o gün, derinlemesine bir sohbetin kapısını aralıyorum. İlerleyen günlerde iyice anlıyorum onun “Kan Köpüklü Meşe Seli” içinde bir yeri olduğunu.

Sazlı sözlü sohbetlerimiz geliyor ardından. Halk türkülerinin güzelliğine varıyorum onunla. Emekçi’yi dinliyorum ilk defa, Garip Şahin’i. Zülfü’cüyüm ben hala ama. Bir de sıkı sıkıya sarılmışım “İşkencede Direnme Ruhu”na. “İbrahim’den sonra ne oldu size? Bülbül kesildiniz işkencehanelerde.” “O kadar da insafsız olma” diyor, “Unutma Mehmet Zeki Şerit’i, Orhan Bakır’ı. Baksana daha kurumadı bile Cihan’ımızın kanı.”

“Ayın şavkı vurmuş” diyerek dokunuyor sazın teline, en sevdiğim parça.

Oturuveriyorum yanı başına.

Karakoçanlıymış kendisi, Pamuklu köyünden. Öyle güzel ki ailesi, kardeşleri, hele de annesi, sevgili cefakâr “Daye”si.

Kimisini “kirve, kirve” diye çağırırmış çocuklarının, kimisini “hoca, hoca” diye. Ayrı ayrı politikalar gütse de çocukları, hepsi aynıymış ana yüreğinde.

İlk yakalanmadan sonra gelmiş İzmir’e, şimdi de İstanbul yolcusu işte.

Sonrası kırık dökük bir hikâye.

Hadi ver güzel haberleri Hasan!

Ankara’da günler geçmek bilmiyor. Ne arayan var ne soran. Ortalık hala toz duman.

Eylül çoktan dönmüş Ekim’e, bir haftası geçmiş bile. Hasan çıkıp geliyor İstanbul’dan; en sevdiği arkadaşı, can yoldaşı Hasan Özün.

Kurtuluş Parkı’nda çay söylüyorum misafirime neşeyle.

Hadi ver güzel haberleri Hasan! Ama niye sessizsin sen bugün böyle? Sessizlikten de öte, durgun mu durgundu Hasan. Hiç dinlemiyordu bile, başı önde öyle düşünüyordu. Hiç acelesi yok konuşmaya. Yutkunuyor yutkunuyor ama bir türlü başlayamıyor beklediğim konuşmasına.

O anda fark ettim elindeki lacivert-gri çakmağı.

“Çıktı mı yoksa Çavuş” dedim, heyecanla, çakmağı sende olduğuna göre.

Rüşvet teklif edelim demiştim Hasan’a bir sohbette. Ne kadar isterlerse verelim bıraksınlar Çavuş’u, birkaç kişiden duymuştum bu rüşvet işini, adamını bulursak işe yarardı belki.

Hasan ha ağladı ha ağlayacak.

Yok çıkmadı dedi. Bu sefer ben başladım ağlamaya.

O’na bir şey mi oldu yoksa?

“Yok, yok” dedi telaşla, “daha bir haber yok, eşyalarını göndermiş babasıyla, oradan aldım ben, ama istersen hemen dönelim İstanbul’a” diye ekledi.

Hemen aldık biletlerimizi.

Aklımda bin bir düşünce.

“Bırakmışlardır canım” diyorum kendi kendime, bana sürpriz yapmak için söylemiyorlar çıktığını. Bir an için inandırıyorum da kendimi buna, otobüste yanımda oturmakta olan Hasan’la konuşmak için sevinçle dönüyorum. Hüzünlü gözlerini görünce vazgeçiyorum. Başımı cama dayayıp sessizce ağlıyorum.

Çaldığım evin kapısını Çavuş açmayınca tükeniyor son ümitlerim de.

“Saksı Çiçeği”

Sonradan öğreniyorum 15 Eylül günü, tesadüfi bir yakalanmayla başladığını operasyonun. O zamanlar çok yaygındı yol kesip kimlik sormalar, yapılan üst baş aramaları. Yakalanan şahsın üzerinden bir tomar “TKP/ML İl Komitesi” imzalı bildiriler çıkınca, apar topar alınır sorguya. Elbette ilk önce “bu bildirileri nereden aldın, kimlerle ilişkin var?” sorusu sorulur kendisine. O da hiç ikiletmez, “korkak bir karanlık içinde”, “akrep” gibi veriverir polislere bir süre önce kaldığı evin adresini.

Kurnazlık yapmış, polisleri kandırmıştır kendince! Elbette bilmektedir o da ele verdiği arkadaşlarının bir hafta önce başka bir semte taşındığını. O kadar saftır ki ayırdında bile değildir polisler için taşınılan yeni evin adresini bulmanın çocuk oyuncağı olduğunu. İşte, 24 saat bile geçmeden daha aradan, apar topar götürülürler Gayrettepe’deki Siyasi Şube’ye yeni taşınılan evde kalan ikisi erkek üç kişi, bir çuval dökümanla birlikte, 16 Eylül’ün ilk saatlerinde.

Siyasi Şube’nin koridorunda gözleri bağlı, duvara bakar bir vaziyette koridorda bekletilirler sorgu sıralarını.

İfade vermeyi reddeder kadın. “Yok benim örgütle bir ilişkim” der de başka bir şey demez. Küçümseyerek, aşağılayarak bakar “korkunun sofrasında yılgınlık yiyip” yol arkadaşlarını ihbar edenlere. Hayret bunlar mıydı gerçekten bir zamanlar kendisini “saksı çiçeği” diye aşağılayan hızlı post bıyıklı “alan devrimcileri.” Sonradan birer birer geri alsalar da hakkında verdikleri ifadeleri, söz bir kez ağızdan çıkmıştır gayrı…

İste yine sokuldugu büronun bir köşesinde sorgucusunu beklemektedir “Saksı Çiçeği”. Kendisinin orada olduğunu bilmeyen bir işkenceci içeri girip telefonu kaldırır ve “Amirim, salı günü her şey çözülüyor” der hattın öbür ucundakine.

“Tek bir söz bile alamazsınız ağzımdan”

18 Eylül’dür bu her şeyin çözüleceği o ünlü salı günü.

Hasan Hakkı’nın Saraçhane Belediyesi’nin parkında bulunan bir bankta kendisini beklemekte olan sevgili yoldaşının yanına rahatça sevgiyle oturduğu gün.

Çok dikkatliydi halbuki, çevreyi kolaçan etmeden yol arkadaşlarının ne yanına oturur ne de “merhaba” derdi. Bir şifre bile benimsemişlerdi kendi aralarında böyle tehlikeli durumlarda, hiçbir tehlike yoksa gülümseyerek bakılacaktı gelen yoldaşa, tehlike durumunda tersi olacaktı tabiî ki.

Demek ki kendisini ihbar eden yol arkadaşı hiç renk vermeden “gülümseyerek” bakmıştı ona polislerin ablukaya aldığı parkta.

Oturur oturmaz da iki demir pençe yapışıvermişti işte kollarına.

Çevredeki polislerin her biri zevkten dört köşe.

Hiç vakit geçirmeden salyalarını akıta akıta sokarlar O’nu tufanların tufanına.

“Karıştırmayın beni” der diğerleriyle, “tek bir söz bile alamazsınız ağzımdan.”

Alamadılar da; bırakın evinin adresini, gerçek adını bile.

Ah o üzerinden çıkan anahtar da olmasaydı.

O güne kadar bilmezdim ben, meğerse iki türlü ifade alırmış polisler: Gözaltına aldıkları şahsı savcılığa sevk ederken, savcılık dosyasına konan bir ifade, bir diğeri de şüpheli buldukları şahıslara ilişkin kendi görüşlerinin de bulunduğu zabıt. Her birini tek tek incelemişler.

İşte şurada, notların birinde bir adres. Yıllar önce Elazığ’da birlikte yakalandığı en yakın arkadaşının ifadesinden hem de. Nasıl da direnmişlerdi sırt sırta o dönemde. Kaç yıl sonra, kendisinden altı ay önce o da yakalanmıştı İstanbul’da. Onun ifade notları işte. Hazine bulmuş gibiydi İstanbul polisi. Anahtarları alıp dayanmışlardı Esenler’deki evin kapısına. Anahtar da şıp diye açmaz mıydı kapıyı! Yatakta, en derin uykularında yakalamışlardı ev sahiplerini, çocuklarının ikisi de mışıl mışıl uyuyordu. Korkuyla fırlamışlardı yataklarından. Kim bilir, nasıl bir iz bırakmıştı bu korku anılarında…

Biraz bekledikten sonra çekip gitmişlerdi, perişan bir anne ve çocuklarını bırakarak ardlarında.

Bana kapıyı açan işte o perişan ablaydı.

Ser verdi sır vermedi

İşkencecinin amacı sadece konuşturmak olmamıştır hiçbir zaman, dostlarına ihanet de ister, o da yetmez dostları tarafından ihanete uğrayanın bunu öğrenmesini de ister. Hepsini yaşatırlar Hasan Hakkı’ya, birer birer dizerler karşısına. Hep reddeder “dost” sandıklarının kendisiyle ilgili verdikleri ifadeleri. Teslim ettiği bedenidir onun işkencecilere ruhu değil. O ruh ki bazı zamanlar Bedrettin’in, Karacaoğlan’ın dizeleri ile yanıtlar işkencecilerin sorularını. Yan odada, işkence sırasını beklemekte olan “Saksı Çiçeği”ne dinletmektedirler işkence seslerini “hazır ol, sıra sende” babında.

Bir geceyarısı dışarıda telaşlı koşuşturmacalar olduğunu fark etti “Saksı Çiçeği”. Bütün hücrelerin mazgalları tek tek kapatılıyordu. Her zaman yaptığı gibi hemencecik kapının altına su döküp suyun üzerine yansıyan görüntüleri izlenmeye başladı. Hücrelerin içi karanlık, koridor aydınlık olduğu için görüntüler ayna gibi suyun üzerine yansıyordu. İki kişi Hasan Hakkı’nın koluna girmiş, sürükleyerek götürüyorlardı. Bir daha da geri gelmeyecekti Hasan Hakkı.

29 Eylül’ü 30’una bağlayan geceydi.

Ucuzlayan pespaye hayatlara inat,

İnsanlık Onuru İşkenceyi Yenmiş,

Ser Verip Sır Vermemişti Hasan Hakkı Erdoğan!

Günler sonra aklıma geliyor Burdur Cezaevi’nde sırt çantama yüklenen “kibrit kutusundan çerçeve”.

Onu vereceğim kimse yok artık çevremde.

İş başa düştü diyerek çıkarıyorum gizlediğim yerden, bir solukta okuyorum içinden çıkan kısacık notu.

Aklım başıma gelir gibi oluyor.

Acımı kalbime gömüp cezaevinin yolunu tutuyorum.

Algül Umutlu

Dip Not: Bu Yazı ilk Sendika.org‘da Yayınlandı