Geçmişteki geleceğimiz: Komün!

18 Mart sabahı, Paris şu gökgürültüsüyle uyandı: Vive la Commune!

(*) Sadece 72 gün yaşayabilen ilk proletarya diktatörlüğü, gözlerini bu haykırışla açtı dünyaya.

1870 Fransası’nda belli başlı iki güç vardı: Bir yanda yönetmekte gittikçe daha fazla zorlanan ve çökmekte olan ikinci imparatorluk rejimi, diğer yanda güçlenen ve sabır sınırları zorlanan işçi sınıfı.

1850′ler sonrası hem saray çevresindeki rüşvetçilik ve soygunculuğun hem de tüm olarak burjuvazinin spekülasyon ve sınai etkinliğinin, burjuvazinin zenginleşmesinin görülmemiş derecede büyüdüğü bir dönem olmuştu. Madalyonun öbür yüzünde de görülmemiş bir yoksulluk ve sefalet büyümesi vardı. 1870′e gelindiğinde dikkatleri iç çelişkilerden uzaklaştıracak, toplumsal hoşnutsuzlukları geri plana itecek güçte bir dış maceraya ihtiyaç kendisini dayatmıştı.

Öte yandan 1814 ve 1815′te kaybedilen toprakların yeniden kazanılması, Ren Nehri’nin sol Alman kıyısının fethi Fransız şovenlerinin özlemiydi. Bunun için pusuya yatılmıştı.

1866 Avusturya-Prusya Savaşı (Sadova) bir fırsat sundu. Alman kapitalizminin rüzgarını da arkasına alarak emin adımlarla Alman birliğini sağlamaya girişen BismarckSadova zaferinin ardından, Fransızları Amanya’ya saldırtacak kışkırtmalardan da geri durmuyordu.

Böylece üst üstü binip yoğunlaşan faktörler, imparatoru Almanya’ya savaş açmaya itti. Ancak gevşek disiplinli, iyi donanım ve komutadan yoksun Bonaparte ordusu yenildi. Yenilginin ardından 4 Eylül 1870 Paris Devrimi geldi. “İmparatorluk iskambilden bir şato gibi yıkıldı” ve bir uçtan bir uca tüm Fransa’nın alkışlarla desteklediği yeni cumhuriyet ilan edildi.

Paris halkı devrimde, “ulusal savunma hükümeti” olarak örgütlenme yetkisini eski yasama meclisinin Paris milletvekillerine verirken, kendisi Ulusal Muhafız’a girip silahlanmakla yetindi. Fakat bu burjuva “ulusal savunma hükümet”i, ta baştan itibaren bir ulusal ihanet hükümetiydi. Asıl kaygısı, yurdu Almanlardan kurtarmak değil, Paris’i silahlı işçilerden kurtarmaktı. 131 günlük kuşatma ve açlığın ardından vaktin gelmiş olduğunu düşünerek, 28 Ocak 1871 günü Paris’i Bismarck‘ın ayaklarının altına serdi.

Paris’in tesliminin ardından barış hazırlıklarının yapıldığı bir sırada, 18 Mart 1871 günü, Thiers’in ulusal ihanet hükümeti, Ulusal Muhafız’a ait toplara el koymak üzere cephe birlikleri yolladı. Paris’in buna yanıtı, “Vive la Commune!” haykırışlarıyla tek bir adam gibi ayaklanmak oldu. Yönetimi üstlenen Ulusal Muhafız Merkez Komitesi, 26 Mart’ta seçimlerin yapılacağını açıkladı ve 28 Mart’ta gereksiz bir acelecilikle yetkilerini yeni seçilen Komün’e devretti. Komünde asıl etkinlik Blankiciler ve Proudhoncularınellerindeydi. Bilimsel sosyalizm yanlılarının etkinliği sınırlıydı.

Komün yeryüzünde kurulacak cennete açılan ilk kapıydı. Proletarya diktatörlüğünün ilk örneğiydi. Proletaryanın sınıf karakterine uygun olarak enternasyonalistti. “Tüm yabancılara, ölümsüz bir dava için ölme onurunu” veren Komün, bir Alman işçisini, Léo Frankel‘i kendisine Çalışma Bakanı yapmış, Polonya’nın kahraman oğulları J. Dombrowski ve W. Wroblewski‘yi Paris savunucularının başına komuta yapmıştı. Paris’in savunulması ve yaralıların bakımında önemli bir rol oynayan Kadınlar Birliği’nin başında, K. Marks’ın dostu, enternasyonale sıkı sıkıya bağlı Rus kadını Elizabeth Dmitreiff (Yelizaveta Dmitriyeva) vardı.

Komün parlamenter bir kurum değildi. Aksine, hem yasama hem de yürütmeyi üstlenen bir organdı. Genel oy hakkıyla seçilmiş ve görevden her an geri alınabilir belediye meclisi üyelerinden oluşuyordu. Polis teşkilatı siyasi niteliklerinden soyuldu ve Komün’ün sorumlu ve her an görevden alınabilir aleti durumuna düşürüldü. Yönetimin tüm öbür dallarındaki görevliler (memurlar) için de aynı şey oldu. “Komün üyelerinden aşama sırasının en alt düzeyine değin, kamu görevi işçi ücretleri karşılığı görülecekti”. Öbür kamu görevlileri gibi yargı görevlileri de seçilir, sorumlu ve geri alınabilir olacaktı.

Komün’ün ilk siyasal kararı, “sürekli ordunun kaldırılması ve silahlandırılmış halk ile değiştirilmesi” olmuştu. Eski hükümetin maddi iktidar araçları olan sürekli ordu ve polisin kaldırılmasının ardından sıra onun manevi baskı aletini, “rahipler iktidarı”nı kırma işine geldi. Din devlet işlerinden uzaklaştırıldı. Rahiplere dünya işlerinden el çektirildi. Din işleri bütçesi kaldırıldı, bütün kilise malları ulusal mülkiyete dönüştürüldü. Öğrenim kurumlarının tümü parasız olarak halka açılırken, aynı zamanda kilise ve devletin her türlü müdahalesinden de kurtarıldı.

Komün’ün aldığı ekonomik kararların en önemlileri ise; sahipleri tarafından işletilmesi durdurulmuş fabrikaların bir sayımının yapılması ve bu işletmelerin yöntimini o güne değin bu işletmelerde çalışan ve kooperatif birlikleri içinde bir araya gelecek olan işçilere vermek ve bu kooperatif birliklerini de bir tek büyük federasyon biçiminde örgütlemek için planlar hazırlanmasını buyurmak”, birinci sınıf işçi sömürücüsü olan bireyler elinde tekelleştirilmiş bulunan ‘iş bulma bürolarını’ 20 Paris ilçe belediyesine bağlamak, işçilerin özel bir sömürüsünü sağlayan emniyet sandıklarını kaldırmak; belediye emniyet sandığında hacizli her tür eşyanın satışını durdurmak, konut kiralarına ilişkin ödemelerin iptaliydi.

Şüphesiz Komün’ün aldığı önlemler içerisinde asıl önemli olan ordu ve bürokrasiyle ilgili olanlardı. Marks ve Engels Komünist Manifesto‘da, tek değişikliği bu ilkelerin ışığında yaptılar: “işçi sınıfı mevcut devlet makinesini olduğu gibi almak ve onu kendi amaçları için kullanmakla yetinemez” (Marks, Seçme Yapıtlar II, sf. 260). Komün, “özsel olarak işçi sınıfı hükümeti, üreticiler sınıfının temellükçüler sınıfına karşı mücadelesinin ürünü, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan en sonu bulunmuş siyasal biçimdi.” (age, sf. 267)

Ancak Komün, kendisini çabuk yenilgiye götüren önemli siyasal ve ekonomik hatalar da yaptı. En önemli zaafı ise “merkeziyetçilik ve otorite eksikliği”ydi. Proletarya iç savaşta merkeziyetçilik, otorite ve askeri eylemin önemini anlamamıştı. “Çok büyük bir yücegönüllülük”le “onlar üzerinde manevi bir etkide bulunmaya çalıştı”.

Ulusal Muhafız Merkez Komitesi, Komün’ün ilanıyla birlikte apar topar Versay‘a kaçan hükümet üzerine gözüpek bir saldırı düzenleyip safdışı etmek yerine, Komün seçimlerinin örgütlenmesine girişti. Böylece burjuvazinin güç biriktirmek için zaman kazanmasına fırsat verilmiş oldu.

Ekonomik planda en önemli zaaf ise; “mülksüzleştiricileri mülksüzleştirmeye girişecek yerde, ülkede, ortak bir ulusal görevle birleşmiş yüce bir adaletin kurulması üzerine düşlere” (Lenin) kapılınmasıydı. “Yüce adalet”e duyulan “kutsal saygı”yla Fransız Bankası‘na el koymaktan geri duruldu. Fransız Bankası’na elkonulması, Fransız burjuvazisini teslim olmaya zorlayacak bir rol oynayacaktı. Bunların yanında, komünist bir partinin önderliğinden yoksunluğu ile de bağıntılı olarak, diğer kentlerin ve kırın desteğini alamamak; Paris içindeki karşıdevrimcilere karşı son derece yumuşak, “hoşgörülü” davranmak, bu yüzden onlar üzerinde yeteri kadar caydırıcı olamamak gibi önemli zaaflar da vardı.

Burjuva hükümet Komün’ün tüm hatalarını kendi lehine değerlendirdi. Dağılan ordusunu hızla toparlamaya girişerek Alman egemenlerinin yardımını dilenmekten de çekinmedi. Alman burjuvazisiyse yenik ordunun esir Fransız askerlerini Paris’e karşı savaşmak üzere serbest bırakarak büyük bir yardımda bulundu. Ayrıca Paris’in kuzey ve doğu tabyalarını işgal eden Alman generali, hem şehri ateşe tutmakla tehdit ediyor hem de şehrin bir tarafını dış dünyaya kapatıyordu.

Mart ayı sonunda başlayan çatışmalarla birlikte kanlı cüce Thiers Hükümeti‘nin vahşice katliamları da başladı. Kanlı Hafta diye anılan bu bir hafta boyunca Komünarlar, çocuğuyla Petrolcü Kadınlar’ıyla canlarını dişlerine takarak barikatlarını savunmaya çalıştılar. Devrimci savaşın eşsiz örneklerini verdiler. Barikatlar top ateşiyle parçalanırken gövdelerini siper ettiler. Kurşunları bitince binaları ateşe vererek yangın barikatları kurdular. Komün savaşçıları ancak 8 günlük bir savaştan sonra Belleville ve Ménilmontant tepeleri üzerinde yenik düştüler. Federeler Duvarıönünde, mağlupların yüzlercesini birden öldürmek için makineli tüfekler kullanılıyordu. 25 binden fazla insan kurşuna dizildiSeine Nehri’nin kıpkırmızı aktığı zamanlar oldu. Ceset yığınları petrol dökülüp yakılarak yok ediliyordu.

Kitle kıyımları, işkence ve zulümlerden geriye kalabilen gerçek komünarlar, karşıdevrimin mahkemeleri önünde de kızıl bayraklarını ellerinden bırakmadılar. Komün’ü, yine canlarını ortaya koyarak savunmaya devam ettiler. Trinquet şöyle haykırıyordu: “Ben barikatlarda dövüştüm. Öldürüldüğüme yanmıyorum!” Bu haykırış Louis Michael‘in ağzından şu biçimde çıkıyordu: “Beni sağ bırakırsanız, intikam diye bağırmaktan geri kalmayacağım!

Karşıdevrim Komün’ü yok etmek için en azgın terörünü kustu. Ama görüldü ki, Komün yok edilemez. Çünkü Komün geçmişteki geleceğimizdir.

(*) Yaşasın Komün!